| |
ALTI
YAŞINA GELEN tüm normal çocuklar artık bir eğitim alabilecek
zihinsel gelişim düzeyine gelirler. Okula giderler ve ilk
öğrendikleri şey okumaktır. Öğrenme bozukluğu adı verilen
sorunu yaşayan çocuklarda ise bu hazırlık henüz
tamamlanmamıştır. Öğrenmeye yardım eden zihinsel
organizasyon bazı bakımlardan yeterli değildir. Okuyamazlar,
yazamazlar, matematikte zorluklar yaşayabilirler; ancak zekâ
düzeylerinde bir sorun yoktur. Bu çocuklar, özellikle
öğrenme bozukluğunun tanınmadığı toplumlarda okulda ve
ailelerinde "anlaşılamama" sorunu yaşarlar. Okuyamadıkları
ya da yazamadıkları için zekâ düzeylerinden kuşku duyulur.
Aileler paniğe kapılır, öğretmen öğretememenin sıkıntısını
duyar ve giderek büyüyen bir sorunlar yumağıyla çoğunlukla
herkes çocuğa yüklenir durur. Tabii bu yüklenme biraz
boşadır, çünkü çocuğun bu farklı durumuna ilişkin pek bir
şey bilinmiyordur. Yalnızca öğretmek vardır. Bu tablonun
sergilendiği bir çocuk için bir doktor "nörolojik bir
olgunlaşmamışlık" ya da "minimal beyin disfonksiyonu"; bir
eğitimci "öğrenme bozukluğu" adlandırmalarını kullanır.
Öğrenme bozukluğunun son yıllarda en çok kabul gören tanımı
1988 yılında ABD Ulusal Öğrenme Bozukluğu Birleşik Komitesi
(NJCLD) tarafından yapılmıştır. Bu tanıma göre, "Öğrenme
bozukluğu genel bir terimdir ve dinleme, konuşma, okuma,
yazma, akıl yürütme ile matematik yeteneklerin
kazanılmasında ve kullanılmasında önemli güçlüklerle kendini
gösteren heterojen bir bozukluk grubudur". Bu bozuklukların
bireyin yapısıyla ilgili olduğu ve merkezi sinir
sistemindeki işleyiş bozukluğuna bağlı olduğu varsayılıyor.
Ayrıca kendini idare etme, sosyal algılama ve sosyal
etkileşim sorunları da birlikte görülebilir. Bu tanım,
sorunun yaşla birlikte düzelmediğini ve öğrenme bozuklukları
ile öğrenme sorunlarının farklı olduğunu vurgulamaktadır.
Öğrenme bozukluğu, genel kapsamlı bir terim; çünkü, çok
sayıda sorunu içeriyor. Örneğin, okuma sorunları için
disleksi (dyslexia), yazı sorunları için disgrafi (disgraphia),
matematik sorunları için diskalkuli (dyscalculia) terimleri
kullanılıyor ve öğrenme bozukluğu bu sorunların tümünü
içeriyor. Öğrenme sorunlarından diğer bir grup da
hiperaktivite ve dikkat eksikliği bozukluğu gibi terimlerle
adlandırılıyorlar.
Öğrenme bozukluğunun ortaya çıkmasının tek bir nedeni yok.
Doğum öncesi (yetersiz beslenme, annenin geçirdiği
enfeksiyonlar, ilaç kullanma...), doğum sırasında (uzun ve
zor doğum, plasenta ve göbek kordonu anomalileri...), doğum
sonrası (doğumdan sonra nefes alana kadar geçen sürenin
uzunluğu, erken yaşta ateşli hastalık, başa hızlı darbe...)
ve kalıtsal (ailelerde öğrenme bozukluğu olan başka
kişilerin de olması) etmenlere bağlı olarak ortaya
çıkabilir. Öğrenme bozukluğunun ortaya çıkma nedeni ne
olursa olsun, önemli olan ailelerin ve eğitimcilerin sorunun
varlığını kabul edip çözüme yönelmesidir. Bu çocukların
aileleri doğal olarak diğer anne babalara göre farklı
duygular yaşarlar. Kimisi sorunun nedenini dışarıda görür ve
çözümü, okul-öğretmen gibi dış etmenleri değiştirmekte arar.
Kimisi suçluluk duyar, kızgınlık hisseder. Endişe veren bu
durum, anne babaları depresyona kadar sürükler. Tüm bunlar,
aslında sorunun varlığını kabul edememeyle ilgili
tepkilerdir. Çocuk ve anne baba açısından en olumlu
yaklaşım, anne babanın sorunun varlığını kabul ederek,
çocuğa yardım yoluna geçebilmesidir. En uygun ve yeterli
yardımın verilebilmesi şansı "Evet, benim çocuğumda öğrenme
bozukluğu var." diyebilmeyi yürekten başarmayla artar.
Öğrenme bozukluğu olan çocuk neler hisseder, neler yaşar?
"Hiçbir şeyi doğru yapamıyorum.", "Ben yeterince iyi
değilim.", "Ben aptalım.", "Ben geri zekâlıyım.", "Kimse
beni sevmiyor." gibi duygu ve düşünceler öğrenme bozukluğu
olan ve psikolojik destek almayan çocukların
hissettiklerinden yalnızca bir kısmı. Bu cümlelerden de
anlaşılacağı gibi öğrenme bozukluğu nedeniyle yaşantısının
ona sunduğu deneyimler, onun kendine ilişkin olumsuz
düşünceler geliştirmesine yol açar. Çünkü, ailesi ya da
öğretmeni çoğunlukla yalnızca olumsuz yönleriyle ilgilenir;
olumlu yönleriyle ilgilenen pek olmadığından kendini
sevmemesine ve kabul etmemesine yol açan duygu ve
düşüncelere sahip olur. Kendi dünyasını hep yanlışlardan
(yanlış yazan, yanlış okuyan, yanlış hesaplayan) oluşan bir
dünya olarak algılar ve sonuçta kendini "yanlış" bulur hale
gelir.
"Benim neyim var?" sorusunu çok sık sorar. Bu noktada
özellikle anne baba ve öğretmenin çocukla etkili bir
iletişim içinde olması çok önemlidir. Duyulmaya ve
anlaşılmaya çok gereksinimi vardır. Gerçekte zeki olduğunu,
ama öğrenmek için diğerlerine göre daha çok zaman harcaması
gerektiğini ve yavaş da olsa bir gün mutlaka yapacağını
bilmeye çok gereksinimi vardır. Benlik algısının güçlenmesi
için kendiyle ilgili olumlu mesajlara da çok gereksinim
duyar. Çoğunlukla diğerlerinin beklentilerini
karşılayamadığı için kızgındır. Kendine kızgındır. Geç
olgunlaştığı için bağımsız bir birey olmak adına kazanacağı
becerileri daha geç kazanır. Toplu taşım araçlarını
kullanmak, para hesabı yapmak, basit yemekler pişirmek,
saati anlamak, masa hazırlamak, yatak toplamak, telefon
kullanmak gibi işleri kendi başına başarmayı öğrenmek ona
iyi gelir. Çünkü, bağımsızlığa geçişte bu becerileri
kazanmış olmak oldukça önemlidir.
Akıllıyım, Yaratıcıyım, Disleksiliyim
En sık rastlanan öğrenme bozukluklarından olan disleksi ile
ilgili ilk bulgular, 1896 yılında bir İngiliz doktor olan W.
Pringle Morgan tarafından elde edildi ve British Medical
Journal’da yayınlandı. Morgan makalesinde 14 yaşında olan
Percy adındaki erkek çocuğunun her zaman akıllı ve zeki bir
tutum içinde olduğunu, yaşıtlarıyla kıyaslandığında
oyunlarda hızlı olduğunu ve arkadaşlarından geride kalan
hiçbir yönü olmadığını, ancak okuyamadığını belirtiyordu. Bu
dönemlerde disleksinin görme sistemiyle ilgili olduğu
düşünülüyordu. Çünkü, disleksinin en belirgin
özelliklerinden biri harflerin ve kelimelerin karıştırılması
ve tersten algılanmasıydı. Bu bakış açısından yola çıkan bir
düşünceyle disleksiyle baş etmek için göz eğitimleri
yaptırılıyordu. Daha sonra yapılan çalışmalar ise
disleksinin görmeyle ilgili bir bozukluk olmayıp dil
sistemiyle ilgili bir bozukluk olduğunu ortaya koydu. Bugün
göz eğitiminin disleksiyle yaşamayı kolaylaştırmadığı da
artık kesinlikle kabul gören bir gerçek. Bugünkü bilgilerin
ışığında, disleksi, fonem adı verilen dil birimlerinin
birbirinden farklılıklarının ayırt edilmesi sırasında ortaya
çıkan bir bozukluk.
Disleksi, genellikle çocukluk döneminde, okumaya başlama
aşamasında fark ediliyor. Bir hastalık değil, ama okumayla
ilgili zihinsel süreçlere ilişkin bir farklılık. Bozukluğun
bilim adamlarına en çok zorluk çıkaran yönlerinden biri de
bu özelliği taşıyan çocukların hiçbirinin birbiriyle tam bir
benzerlik içinde olmaması. Bu bozukluğu taşıyanların en
belirgin özelliği aynı yaş ve zekâ düzeyindeki diğer
çocuklara kıyasla okuma düzeylerinin daha düşük olması.
Okuma düzeyinin düşüklüğü örneğin, ilkokul dördüncü
sınıftaki bir çocuğun okuma düzeyinin ikinci sınıftaki bir
çocuğunki gibi olması anlamına geliyor. Bu durumdaki bir
çocuk "okumada iki yıl geride" olarak adlandırılıyor. Böyle
bir çocuğun okuma düzeyinin düşük olmasının nedeni her
durumda disleksi olmayabiliyor. Disleksi olmayıp okuma
sorunları yaşayan çocukların olduğu da unutulmaması gereken
bir konu. Okumayı sınıf düzeylerine göre değerlendirmek bazı
yönlerden yeterli olabilir; ancak yanıltıcı da olabilir.
İlkokul dördüncü sınıftayken iki yıl geride olan bir çocuk,
lise ikinci sınıfta olup, iki yıl geride olan bir çocuğa
göre büyük zorluklar içindedir. İlkokul dördüncü sınıftaki
çocuk ilk sınıflarda öğretilen okuma becerilerinin az bir
kısmını öğrenebilmiştir; ancak bu ölçüye göre lise ikinci
sınıftaki öğrenci aradaki 3 yıllık zaman içinde iyi bir
okuyucu olmak için gereken becerilerin % 80’ini kazanmış
olur.
Samuel T. Orton, disleksi üzerinde ilk çalışan nörologlardan
biri olup, 1920’lerde disleksinin sık karşılaşılan
özelliklerini şöyle belirlemişti:
* Yazılı kelimeleri öğrenme ve hatırlamada zorluk.
* b ve d, p ve q harflerini, 6 ve 9 gibi sayıları ters
algılama; kelimelerdeki harfleri ya da sayıları karışık
algılama, ne’yi en; 3’ü E; 12’yi 21 olarak algılamak gibi.
* Okurken kelime atlamak.
* Hecelerin seslerini karıştırmak ya da sessiz harflerin
yerini değiştirmek, sıklıkla yazım hatası yapmak.
* Yazı yazmada zorluk.
* Gecikmiş ya da yetersiz konuşma.
* Konuşurken anlama en uygun kelimeyi seçmede zorluk.
* Yön (yukarı, aşağı gibi) ve zaman (önce, sonra, dün, yarın
gibi) kavramları konusunda sorunlar.
* Elleri kullanmada hantallık ve beceriksizlik; okunamayan
el yazısı.
Disleksili çocukların çoğunda bu sorunların birkaç tanesi
var; ancak bunlardan yalnızca bir tanesinin var olması bile
çocuğun özel eğitim gereksinimi duymasına yeterli. Bir de
disleksiyle ilgili yanlış kanılar var. Ayna yazısı adı
verilen yazıyı tersten yazma,
harf ya da kelimelerin yerini değiştirme durumunun yalnızca
disleksililerde görüldüğü görüşü bunlardan biri. Oysa,
yazmayı yeni öğrenen her çocukta ayna yazısı yazma durumu
ortaya çıkabiliyor. Ayna yazısı, yazmayla ilgili acemilik
döneminin olağan görüntülerinden biri; ancak acemilik
döneminden sonra da sürerse, disleksiden şüphelenilmesi
gerekiyor. Disleksililer kelimeleri kopyalarken değil,
adlandırırken zorluk çekiyorlar. Disleksinin yaş ilerledikçe
geçtiği düşüncesi de artık kabul görmüyor. Bozukluk
yetişkinlikte de sürüyor. Disleksililerin çoğu
yetişkinliklerine kadar okumayı öğrenmiş oluyorlar, ancak
yavaş okuyorlar. Disleksiyle ilgili yanlış kanıların en
önemlilerinden biri de bu bozukluğun zekâ düzeyi yüksek
olanlarda görülemeyeceğine ilişkin olanı. Oysa,
disleksililer zekâ düzeyleri düşük olmadığı gibi özel
yetenekli de olabiliyorlar. Buna en önemli kanıt, disleksili
olduğu bilinen bilim adamları ve sanatçılar: Albert
Einstein, William Butler Yeats, George Patton, Harry
Belafonte, Leonardo da Vinci, Auguste Rodin ve Cher gibi.
Yukarıdaki bulguların da ortaya koyduğu gibi disleksi bir
hastalık değil. Disleksililer de toplumların ilgilenip
destek vermesi gereken "farklı"lardan. Onları kelime
dünyalarında zorlukları olan bireyler olarak görmek
gerekiyor. Günlük yaşamda dile ve kelimelere dayalı bir
kültür söz konusu. Böyle bir kültür içinde yaşam
disleksililere birçok güçlük sunuyor. Adres yazmak ya da
tren tarifesi okumak onlar için çok zor oluyor. Günümüzde
toplumlardaki bilgi paylaşımı giderek daha dile dayalı hale
geldiği için disleksililere destek vermenin önemi de
artıyor.
Beyin üzerinde yapılan çalışmalar normal bireylerde sağ
beyin yarımküresinin sol beyin yarımküresine göre daha
küçük, disleksililerde ise eşit büyüklükte ya da sol beyin
yarımküresinin daha küçük olduğunu ortaya koyuyor.
Disleksililerin sol beyin yarımküresindeki farklılıkların bu
bozukluğun nedeni olduğu düşünülüyor. 1978 ve öncesine kadar
bu alanda birbirine çok ters düşen düşünceler vardı.
Disleksililere sanat eğitimi vermemek gerektiği, çünkü sağ
beyin yarımküresinin daha da gelişeceği ve sol beyin yarım
küresinin daha zayıf kalacağı gibi. Bu düşünce de artık terk
edildi. Davranış bozukluklarıyla disleksililere özgü dil
bozuklukları arasında da özel bir ilişki olmadığı
belirlenmiş. Davranış bozukluklarının olma sıklığı normal
insanlarda ne kadarsa, disleksililerde de o kadar. Bu
çocuklarda yaratıcılığın oldukça yüksek olduğu da
belirlenmiş.
Disleksililerde, dikkat eksikliği ve hiperaktivite gibi
diğer sorunlar da olabiliyor, ancak koşul değil. Disleksi
bir lanet (!) değil de, bir takdir gibi yaşandığında, diğer
insanların okuma düzeyini yakalamak ve yetenek sahibi olduğu
diğer özelliklerini de ortaya koyabilmek şansı doğuyor.
Disleksinin tanınmadığı aile ve okul ortamlarında yetişen
çocuklarda okuyamamak ve varsa diğer öğrenme bozukluklarını
da yaşamak yüzünden güven kaybı oluyor ve bu temel
güvensizlik duygusu yaşamın her alanına yansıyor. Başarılı
oldukları kabul edilen disleksililerin özgüven sahibi
oldukları, benlik algılarının olumlu olduğu, kim
olduklarının ve nasıl düşündüklerinin farkında oldukları da
belirlenmiş. Fikirlerinin ve yaklaşımlarının genelden
değişik olduğunu fark ettiklerinde zihinsel becerilerinin
yetersiz olduğu düşüncesinden vazgeçip, yaratıcılıklarını
yaşamlarında kullanma yönünde güdülendikleri de ortaya
konmuş.
Okuma Nasıl Gerçekleşiyor?
Disleksinin fonemleri birbirinden ayırt etmeyle ilgili bir
bozukluk olduğunun kabul edilmesi ve bunu açıklayan
modeller, zekâ düzeyi yüksek bazı insanların okumayı
öğrenmede ve dille ilişkili bazı işleri yapmada neden zorluk
çektiklerini de açıklayabiliyor. Son 20 yıl içinde,
disleksinin fonolojik (sese ilişkin) süreçlerle ilgili
olduğu model kabul görüyor. Fonolojik model, disleksinin
klinik belirtileriyle ve nörologların beynin fonksiyonu ve
organizasyonuna ilişkin bulgularıyla da tutarlı görünüyor.
Fonolojik modelin nasıl olduğunu anlamak için önce dilin
beyinde nasıl bir süreçten geçtiğini bilmek gerekiyor.
Araştırmacılar, dil sistemini her biri dilin belirli bir
yönüyle ilgili olan bileşenlerin aşamalı dizilişi olarak
kavramsallaştırıyor. Bu aşamalı dizilişin en alt basamağında
bir dilin içerdiği ayırt edici ses parçacıklarını
(fonemleri) süreçten geçiren fonolojik modüller var.
Linguistik sistemin temel öğesi de fonemler. Kelimelerin
tanınması, anlaşılması ve hafızada depolanması ya da gramer
açısından incelenmesi için beynin fonolojik modülü
tarafından fonetik birimlerine ayrılması gerekiyor. Bu süreç
konuşma dilinde otomatik olarak gerçekleşiyor.
Okuma, konuşma dilini yansıtıyor, ancak dil psikoloğu Alvin
M. Liberman’ın belirttiği gibi okuma kazanılması daha zor
olan bir beceri. Liberman, konuşma ve okumanın her ikisinin
de fonolojik süreçlerle ilgili olduğunu, ama aralarında
önemli bir fark olduğunu belirtiyor. Bunu "Konuşma doğal,
okuma değil. Okuma bir buluş olduğundan, bilinç düzeyinde
öğrenilmesi gerekiyor." diye ifade ediyor. Okuyan kişinin
görsel alfabetik yazıyı dille ilgili kavramlara çevirmesi
gerekiyor. Bu da harfleri (grafemleri) ilgili fonemlere
çevirmek anlamına geliyor. Bunun için, okumaya yeni başlayan
birinin konuşma sırasında kullanılan kelimelerin fonolojik
yapısının farkında olması gerekiyor. Bundan sonra ise, bu
fonolojiyi temsil eden harflerin kâğıttaki dizilişini (ortografi)
anlaması gerekiyor. Bir çocuk okumaya başlarken olan şey bu;
ancak disleksili bir çocukta, dil sisteminde fonolojik modül
düzeyindeki bir eksiklik, yazılı bir kelimenin fonolojik
bileşenlerine parçalanmasına engel oluyor ve yazı bütününün
anlaşılmasını önlüyor. Kavrama ve anlamlandırma ile ilgili
süreçler bu işe dahil değil, çünkü bunlar ancak kelime
tanındıktan sonra devreye giriyor. Fonolojik modül
eksikliğinin etkisi en açık okuma sırasında ortaya çıkıyor,
ancak bazı durumlarda konuşmayı da engelliyor.
Disleksililerin çoğu için okumak son derecede zor ve çok
büyük enerji gerektiren bir işlem.
fMRI (fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme) ile beyin
üzerinde yapılan çalışmalar, harflerin tanınmasının (occipital
lob’daki extrastriate cortex’te), fonolojik süreçlerin (inferior
frontal gyrus’te), anlama geçişin (orta ve superior temporal
gyri’de) beynin farklı bölümlerinde gerçekleştiğini ortaya
koyuyor. Okumak için gereken fonolojik süreçlerin
gerçekleştiği yerler kadınlar ve erkekler arasında da
farklılık gösteriyor. Fonolojik model ve deneyler
ezberlemenin ve ezberlenenlerin geri çağrılmasının
disleksililer için çok güç olduğunu ortaya koyuyor.
Umut Veren Çalışma
Disleksiyle baş edebilmek için özel eğitim desteği
gerekiyor. Bugüne kadar disleksililerin eğitiminde
kullanılan klasik yöntemlerin yetersiz kaldığını düşünen San
Francisco’daki California Üniversitesi’nden Michael M.
Merzenich ve William M. Jenkins ile New York’taki Rutgers
Üniversitesi’nden Paula Tallal, dil öğrenme bozukluklarını
tedavi etmek amacıyla bilgisayar oyunları geliştirdiler ve
Ocak ayının Science dergisinde geleceğe dönük umut veren bu
çalışmalarını yayımladılar. Bazı araştırmacılar bu yeni
tedavi yönteminin çocuklarda olduğu kadar yetişkinlerde de
disleksiyle baş edebilmeye yardım edeceğini düşünüyorlar. Bu
araştırmacılar, fonemleri bazı süreçlerden geçiren
bilgisayara dayalı bir teknik oluşturarak bilgisayar
oyunları geliştirdiler. Bu çalışmada kelimeleri oluşturan
hecelerin % 50 oranında uzatılarak söylendiği ve sessiz
harflerin düzeyinin yükseltildiği bilgisayar oyunları
ürettiler. Bilgisayar oyunlarında düşsel yaratıklar, çan ve
ıslık sesleri ile ödül niteliğinde uygulamalar da var. Bir
monitörün karşısına kulaklıklarla oturan çocuk da, ba, ta,
ka gibi birbirine benzeyen hecelerin seslerini duyuyor.
Çocuğun oyunu kazanabilmesi için zevkli, dikkat çekici
görüntülere eşlik eden seslerin şaşırtıcı parçalarını
birbirinden ayırması gerekiyor. Doğru cevap verdiğinde ise
ödül alıyor. Duyduğu sesleri doğru ayırt edince uçan
inekleri yakalayabiliyor, sirk akrobatlarının ipe
tırmanmasını sağlıyor ve palyaçoları su kovalarına
düşürebiliyor. Başında kolay olan oyun, giderek zorlaşıyor.
Araştırmacılar hazırladıkları bu oyunları zekâları en az
ortalama düzeyde olan, işitme sorunu olmayan, ancak
fonemleri birbirinden ayırt etmede sıklıkla güçlük çeken
çocuklar üzerinde denediler. Dört haftalık bir süre içinde,
çocukların neredeyse tümünün kayıp yıllarını
tamamlayabildiğini belirten araştırmacılar, bu tedavi
yönteminin bütün disleksililere hitap edip edemeyeceği
konusunda henüz bir çalışma yapmadıklarını söylüyor.
Oyunların amacı heceleri anlaşılabilir hale getirmek.
Gelelim Yapabileceklerimize
Öğrenme bozukluğuyla ilgili sorunların görülme sıklığı %
8-10 arasındadır. 40-50 kişilik bir sınıfta 3-4 çocukta
öğrenme bozukluğu sorunlarının olduğu düşünülebilir. Bu oran
oldukça düşündürücüdür, çünkü bu kadar çocuk, bugünkü eğitim
sistemine göre, gözden çıkarılmış görülmektedir. Bu çocuklar
bazen yok olup gitmekte, bazen de okulda başarısız, yaramaz,
aşırı hareketli ve dikkatsiz olarak adlandırılan özellikleri
nedeniyle uzmanlara götürülmektedir. Uzmanlara götürülenler
biraz daha şanslı, ama onlara gereken özel eğitim merkezleri
henüz Türkiye’de bulunmuyor. Gelişmiş ülkelerde öğrenme
bozukluğunun daha okulöncesi dönemde belirlenebilmesine
yönelik çalışmalar yürütülürken, Türkiye’de pek çok kimsenin
öğrenme bozukluğunun bir sorun olduğunu anlamaya yetecek
ölçüde bile bilgisi yoktur. Sorun genellikle okula
başlandığında fark edilmektedir. Ancak, sorunun eğitimciler
ve anne babalar tarafından yeterince tanınmaması nedeniyle
çocuklar bazen okuma yazma becerisini ilkokul birinci sınıf
düzeyinde bile kazanamadan ilkokul beşinci sınıfa kadar
ilerleyebilmektedir. Fark edildiği durumlarda da çocuğun
okuldan alınması ya da alt özel sınıfa verilmesi gibi
yaklaşımlar da olabilmektedir. Ayrıca, bu çocuklara % 6,6
kadar düşük oranda doğru tanı konulduğu gereksiz ilaç
kullanımı ve yanlış yönlendirmelerin de yapıldığı
belirlenmiştir. Konuyla ilgili tanı-terminoloji karmaşası
nedeniyle tanı konmadan önce oldukça uzun ve incelikli
uygulamalar yapmak gerekmektedir. Konunun en önemli yönü ise
öğrenme bozukluğu tanısı konmuş çocuklara yaşadıkları
sorunlar doğrultusunda eğitim programlarının
hazırlanmasıdır.
Sonuç olarak, önemli olan insan kalitesidir. Bireylerin
kendileri hakkında olumlu düşüncelere sahip olması
gereklidir. Herkes birbirinden farklıdır. Kimisi
trigonometriyi iyi bilir, kimisi bilmez. Kimisi atletiktir,
kimi değildir. Kimisinin yazısı iyidir, kimisinin kötüdür.
Toplum içinde ilişki kurduğumuz insanların yazısının iyi ya
da kötü olması ilişkilerde pek bir şeyleri
değiştirmemelidir. Önemli olan güzel anlarda yüreğiyle
gülebilen, çevresine sevgi ve dostluk verebilen, güvenilir
olan ve insanlarla olumlu etkileşimler kurabilen bireyler
olabilmektedir. İyi arkadaş, iyi eş, iyi anne baba olmak
için gereken bu özellikleri öğrenme bozukluğu olan çocuklar
da taşıyabilirler ve topluma üretken bir biçimde katkıda
bulunabililer. Öğrenme bozukluğu olan çocukların anne
babalarından, eğitimcilerden ve yetkililerden daha çok
destek görmesi dileğiyle.
Zuhal Özer
|
|